ESKİŞEHİR

Küçük yaşlarda oyunculuğa başlayan bir tiyatro tutkunu

Bu haftaki konuğum Eskişehir’in tanınan siması, tiyatro oyuncusu, yazar Erdinç Özkan. Tiyatro tutkusu onda küçük yaşlarda başlamış ve lise yıllarında oyunlar sahnelemiş. Eskişehir’in ünlü Ar Tiyatrosu’nun kurucularından ve oyuncularından. Tiyatro için yüksek öğrenimini bir hayli geciktirmiş ama ailesi için de tiyatronun bazı imkanlarını geri tepmiş. Hayatının dönüm noktalarından biri Muhsin Ertuğrul ile tanışmış olması.

ERDİNÇ ÖZKAN KİMDİR

02 Kasım 1946 yılında Eskişehir’de doğdum, ilkokulu Dumlupınar, orta öğrenimimi Atatürk Lisesi orta kısım ve Ticaret Lisesini bitirdim. Daha sonra Eskişehir İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ni 10 yılda bitirenler arasındaydım. Bunun nedeni de tiyatroya olan tutkumdu. Oyunumuz olduğunda turnede, çeşitli illerde olduğumuz günlerde Eskişehir’de de sınavlarım vardı. Sınavlar benim için çok da önemli değildi. Akademiyi eşimin zoruyla bitirmek durumda kaldım. Rahmetli kayınvalidem eşimi istemeye gittiğimizde “okulunu bitirmezse kızı vermem” demiş, ben de o yüzden Akademiyi bitirdim. Akademiyi bitirdiğim yıl Eskişehir’de o zamanlar Prof. Dr. Sabri Bektöre muhasebe hocamdı ve “istersen kal burada benim asistanım ol” dedi. Teşekkür ederek, muhasebeyi seven birisi olmadığımı söyledim. “Sizin ittirmenizle bu dersi verdim” dedim. “O zaman burada Güzel Sanatlar açılacak oraya asistan olarak gir” dedi.

“Akar Öcal Başkanlığını yapacak, ona söyleyeyim” dedi.

İyi olur da benim askerliğim olduğunu söyleyince, yüksek öğrenim yapanların askerliğinin 32 yaşına kadar erteleneceğini söyledi. Benim o zaman yaşım 31 idi. Balıkesir Susurluk’taydı babamın nüfus kütüğü orada amcam da Susurluk’un ileri gelenlerindendi, oranın Askerlik Şube başkanına demiş “bizim çocuk Eskişehir Akademisini bitirdi, öğretim görevlisi” demiş. Sonuçta işimiz olmadı Sabri Hoca da askerden dönünce girebileceğimi söyledi. Ben askerliğimi yaptım bitirdim. Ondan bir ay sonra 12 Eylül 1980 ihtilali oldu. İhtilal olmadan önce de rahmetli kayınvalidem, “Benim bir kızım var, bir de torunum oldu, senin akademiye girmeni istemiyorum, herkes ölüyor” dedi. O dönemler asistanlar vuruluyordu öylece bizim Akademik kapımız kapandı.

Bu arada tiyatroda yapıyorum ve tiyatrodan da iyi para kazanıyorum ama kayınvalidem tiyatroyu pek tasvip etmiyordum. Kayınvalidem Atatürk Lisesi’nde 1930’larda okumuş bir insandı. Liseye giden sayılı insanlardandı. Köylerde öğretmen vekilliği yapıyorlardı.

İnsanları yöneten biraz da çevreleri o dönemde “Oyuncuya kızını verdi” dedirtmemek için.

O zamanlar Ar Tiyatrosu’nun Ar Lokantası vardı. Ar Tatlı vardı. Bana dediler ki; imalathane aç. Binanın altında dükkan vardı, dükkanı restore ederek, imalathane açtım. 32 yıl tatlı ticareti yaptım. Ticaret yaptığım zamanlarda da Eskişehir’e gelen filmciler vardı. İstanbul’da yönetmen arkadaşlarım vardı. Onlardan bir tanesi Kemal arkadaşım, film çekmek için Eskişehir’e geleceği zaman Atıf Yılmaz’a söylemiş. “Bizim Eskişehir tiyatrosunun yönetmeni ve oyuncusu Erdinç Özkan var. Gittiğinizde onu tanırlar, iyi oyuncudur” demiş.

Atıf Yılmaz Eskişehir’e geldi öyle tanıştık. Safiye’dir Kızın Adı adlı televizyon dizisi çekti. Dizide oynayanlar Deniz Türkali, Haluk Bilginer başrolde, ben de olayın geçtiği yerin çay ocağını işletiyorum.

TİYATRO TUTKUSU NASIL BAŞLADI?

Tiyatro tutkusu 1960 yılında o zamanlar Ticaret Lisesindeyim. Lise 2’de Murat Altay vardı. Aynı zamanda da Belediye Tiyatrosu’nda oynuyordu. Altay, Göç diye bir oyun sahneliyor, orada da kendisi apartman kapıcısı rolünde bir de yeğini var. Yeğenini oynayacak oyuncu arıyordu, tesadüfen beni buldu. Ben de tiyatro kulübüne üye olmuştum. Murat Altay, bana kendi yeğeni rolünü teklif etti ve oynadım, amatör olarak Göç oyunuyla başladım.

Göç’ten sonra üç ya da dört oyun daha Ticaret Lisesi salonunda oynadım. Orada oyunu oynuyoruz. Ben rol icabı leblebi yiyorum. Oyunu izleyenlerin arasında da bayan bir hocamız vardı, yanında da çocuğuyla oyunu izlerken, çocuğu benim yediğim leblebiden istemiş.

Hocamız birinci perde bitince kulise geldi. “Erdinç oğlum, şu leblebiden biraz ver de çocuk da yesin canı istemiş” dedi.

Ben de “Hocam bende leblebi yok” deyince “Nasıl olur yiyorsun ya” dedi.

“Rol icabı yapıyorum ben onu, ağzıma atıyorum yiyormuş gibi şapırdatıyorum” dedim.
Yıllar geçtikten sonra bir yerde karşılaştık, sohbetimizde bu olayı hatırlatarak, “Erdinç’in leblebi yemediğini anlatamadım, yiyor işte sana vermemiş” diyerek anlattı.

Tiyatro hayatım boyunca oynadığım her rolün değerini vermeye çalıştım, rollerimi araştırıyordum, nasıl bir tip, nasıl olması gerekiyor, ona göre de ses tonumu ayarlıyordum.

Eskişehir’de Güzel Sanatlar açıldıktan sonra Atatürk’ün bir konuşmasını dile getirecek birini aramışlar, beni söylemişler. Ben de gittim.
Seslendirmede “miks” denilen bir şey var. Bu ses tonlarını ayarlayan.

Oradaki teknisyen dedi ki; ya olamaz hocam böyle bir şey dedi.

Hoca sorunca, “Erdinç beyin mikste sıfır çıkıyor” dedi.

“Yani bu kadar temiz bir ses mi olur, bu kadar tonlama mı olur, tebrik ederim” diyerek beni övmüştü.

TERTEMİZ BİR SES

Seslendirme için sesim İstanbul Şehir Tiyatroları’nda da gündem olmuştu. Bir ara gittim orada da bulundum.

Seslendirme işine de girecektim ama olmadı. Bazı şeyler ailevi nedenlerden dolayı olmuyor. Yani sanatta insan istediğini istediği gibi yapamıyor. Ticaret Lisesi’ni bitirdiğim yıl Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) görevli biri arabasıyla gelmiş. Ona demişler ki; Eskişehir’de birisi var git onu al getir. “İlerinin çok iyi bir oyuncusu var demişler” Geldi buraya, konuştuk, “Gelirim ama ben Akademide kayıtlıyım” deyince “Biz seni Ankara Akademisine alırız. Halden anlarız, biz artistlerin pek parası olmaz. Üstelik borcu olur ben sana 600 lira vereyim, ufuk tefek sorunlarını hallet. Valizini topla ben buradayım, Ankara’ya gidelim” dedi.

Borcum yoktu, 600 lira da bir öğretmen maaşıyda 1967’de. O zaman eve gittiğimde rahmetli annem başladı ağlamaya ağabeyim de Belçika’da Nato’da görevliydi. Bir oğlum orada sen de gidersen ben ne yapacağım deyince, benim yelkenler suya indi, aldığım 600 lirayı geri verdim. Böylece Ankara maceramız başlamadan böyle bitti.

ESKİŞEHİR’DE TİYATRO

O zamanlar Eskişehir’de bir tiyatro kurulacak dendi ve biz Üç As diye bir tiyatro kurduk. Ondan sonra Üç As’tan sonra, İşverenler Konfedarasyonu Başkanı Reşit Zeytinoğlu, Eskişehir Filarmoni Derneği Başkanıydı. O da “Biz Dernek olarak bir tiyatro kurmak istiyoruz, sen bunu kur” dedi.

Eskişehir Sanat Tiyatrosu kuruldu, bu daha sonra kurulacak Ar Tiyatro’nun kökenini oluşturacaktı. Eskişehir Sanat Tiyatrosu’nda ilk oyunumuz, “Fareler ve İnsanlar” idi. Arkasından da ikinci yıl Moliere’in Amphitryon oyununu oynadık. Reşit Zeytinoğlu, “Şimdi Amphitryon dersek kimse anlamaz, buna Kahraman ve Boynuzlar diyelim buna altına da Amphitryon ve Moliere yazarız dedi, afişleri de öyle yapıldı. O zamanın Valisi de Mustafa Karaer idi. Vali oyunu çok beğenmiş. Bu oyunları Asri Sinema’da oynuyorduk. İki gece üst üste Asri Sinema’da Eskişehir Festivali’nde oynandı. 2 Eylül 7 Eylül arası Eskişehir Festivali oldu. Eskişehir Sanat Tiyatrosu olarak oyunlarımızı oynadık. Hatta 32 sayfalık bir tiyatro dergisini de halka ücretsiz olarak dağıttık. Eskişehir’de ilk basılan bir broşür olarak kayda geçti.

MUHSİN ERTUĞRUL İLE TANIŞMA

O zaman Vali Mustafa Karaer oyunu çok beğenmiş. Reşit Zeytinoğlu dedi ki; Vali bey seni İstanbul Şehir Tiyatroları’nda staja göndermek istiyor. Muhsin Ertuğrul’a mektup yazıyor.”

Vali bey Muhsin Ertuğrul’a bir mektup yazmış, mektubu bana verdiler. Aldım mektubu 1000 lira da harcırah verdiler. İstanbul’a gittim. Yanan tepebaşı Tiyatrosu’na girdim, karşıma çıkan birine Muhsin Ertuğrul ile görüşeceğimi söyleyince, “ Yok öyle hemen görüşemezsin, kimsin sen” dedi.

“Ben Eskişehir’den geliyorum. Vali Mustafa Karaer’in mektubu var, Vali’nin gönderdiği kişiyim” dedim

Adam biraz yumuşadı ve “Öyle söylesene baştan” dedi.

Belediye Tiyatrosu’nun bir kısmı da yönetim. Bir kapı var herhalde 4 metre falan yüksekliğindeydi. Kapının önünde biri vardı açtı, önce içeri girip bir şeyler söyledi, içerdeki kişi de “Gelsin” demiş. Ben girince kocaman bir yer o kadar büyük. Bir yerinde Muhsin Ertuğrul’un büyük bir masası. Girdik elini öptüm, tabi o da öptürdü. Hocam ben Eskişehir’de tiyatro yapan bir öğrenciyim, gerçi öğrenciliğim Akademi’de devam ediyor. Mustafa Karaer buraya gönderdi, burada bir tiyatronun ne olduğunu öğrensin, sahnesini koklasın diye, bir de ben bir oyun sahnelemek istiyorum, onun eskizlerini siz emir verirseniz onları da almak istiyorum” dedim.

Tabi oğlum dedi, ben seni Ergun Köknar’a göndereyim dedi.

Binanın arkasında küçük küçük odalar var, o odalarda terzi, aksesuar hazırlanan yerler var. Bir tarafta da Ergun Köknar vardı. Dev gibi bir adam.

“Gel bakalım artist, ne işin var senin burada. Madem Eskişehir’den gelmişsin” dedi.

Ben gitmeden benim secerem Ergun Köknar’a gitmiş.

“Ne istiyorsun sen” dedi.

Hocam ben Ayak Bacak Fabrikası’nı oynamak istiyorum dedim.

“O oyunu oynayamazsın. Aslan Asker Şvayk’ı oyna” dedi.

Araştırdı, araştırdı bir yerden çekti Aslan Asker Şvayk’ın kitabı.

“Bundan sonra ben sana yarın kostümleri nasıl olacak, sahne düzeni nasıl olacak, onları da çizer veririm. Sen bu işin üstesinden gelirsin, öyle birine benziyorsun” dedi.

O gece Beyoğlu’nda Taç Otel diye bir otelde kaldım. Otelde pavyoncuların kaldığı bir otelmiş sabaha kadar zor uyudum. O zamanlar 20’li yaşlardayım

Ertesi gün Tepebaşı Tiyatrosu’na gittim, Ergun Köknar, yemek vakti gel birlikte yiyelim dedi. O arada eşi Suna Pekuysal Romeo ve Jüliet’te oynuyormuş , onların provası vardı, git provayı izle dedi. Gittim provayı izledim. Akşam da birkaç tiyatrocuyla tanıştırdı.

Karşılıklı sohbet ediyoruz, onlarda dediler ki: “Ergun abi baksana sese, çocukta ses var abi dedi. Bırak rol yapmayı, otursun konuşsun, teksti okusun, anlaşılır. Her cümlesini anlıyoruz, böyle bir tiyatrocu mu olur. Biz konuşurken yutuyoruz lafları ama bu adam takır takır konuşuyor. Bunu bizim buraya alalım” dediler.

“Hocam ne yapıyorsunuz, ben Eskişehir’den buraya oyun almaya gelmiştim” dedim.

Oyunu aldım geldim. O ara Eskişehir Sanat Tiyatrosu kuruldu. Ben Amphitryon’u oynadığımda Eskişehir’de Yunus Emre Haftası vardı. Bu haftayla ilgili bastırdığımız broşürde Yunus Emre Haftası’ndan söz ettik.

Daha sonraki yıllarda Kültür ve Turizm Müdürlüğü yapan merhum Güven Tanyeri’ye, “Siz Yunus Emre Haftası yaptık diye övünüyorsunuz, ama biz bunu sizler Eskişehir’de yokken biz bunu yaptık” diye söyledim.

Bilgileri çıkardım o da çok sevindi. Kendisi de bir Yunus Emre aşığıydı, çok emekleri, çalışmaları vardır.

(AR TİYATRO DÖNEMİ İLE DEVAM EDECEK)

{ "vars": { "account": "UA-99020016-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }